30 Ocak 2009 Cuma

Ferrarisini satan bilge.

Aslında bu kitap çıkalı beş sene oldu ama ben daha yeni okudum. Çok kötü bir huyum var. Bir kitaba başlamışsam bitirmeden elimden bırakamıyorum. Gece 01:00 gibi falan okumaya başladım 05:00 'e geliyordu bitti. Bende bittim. (198 sayfa) Artık sonlara doğru uyku iyice bunalttı. Gözlerim çift görmeye başlamıştı. Ama inadım inat bitirmeden uyumadım.

Nasıldı? Eh!
Sanırım ismi bu kadar çok sattıran.
"Ferrasini satan bilge" diyince ister istemez bir merak uyanıyor.
Onun dışında diğer kişisel gelişim kitaplarından çok farkı yoktu. Yine de sıkılmadan okudum diyebileceğim bir kitaptı.

Kitaptan tabi ki notlar aldım;



*Acı bile mükemmel bir öğretmendir. Acının üstesinden gelmek için önce onu yaşamak gerekir.Başka bir deyişle bir dağın zirvesinde olmanın keyfini önce eteklerinde yürümeden nasıl yaşayabilirsin.

*İyiden zevk almak için kötüyü tanımalısın. Sana olayları iyi ve kötü biçimde değerlendirmeyi bırakmanı öneririm. Bunun yerine basitçe onları kutla ve onlardan ders al. Her olay sana dersler verir. Bunlar olmadan ilerleme kaydedemez durumda bir düzlükte takılır kalırsın. Şimdi kendi yaşamını düşün. Çoğu kimse en büyük gelişimi karşılaştıkları büyük güçlüklerle kazanmışlardır.

*Beklenmedik bir olayla karşılaşır ve biraz düş kırıklığı yaşarsan anımsa ki doğa yasaları bir kapıyı kaparken her zaman başkasını açar.



Gülün Kalbi; Tüm gereken sessiz bir yer ve taze bir gül. Her gün ne kadar meşgul olursan ol ve ne kadar güçlükle karşılaşırsan karşılaş gülün kalbine dön.
Düşüncelerine disiplin katmaya yarar. Gülün renklerine,dokusuna ve şekline odaklanmayla birlikte tüm düşünceler zihninden uzaklaşır..


21 Gün Kuralı; Bir eylemin alışkanlık haline gelmesi için aralıksız 21 gün tekrarlanması gerekir.


Karşıt Düşünce; Zihninin odak noktasını istemediğin bir düşünce işgal ettiğinde hemen canlandırıcı bir başkasıyla değiştir.Neşeli ve enerjik olmaya yoğunlaş.
Dik otur,derin nefes al ve zihin gücünü pozitif düşünceler için eğit.


Gölün Sırrı;
Bilgeler gölün durgun sularına bakarak düşlerinin gerçekleştiğini orada canladırırdı.
zihninin perdesine esin verici canlı resimler yansıtırsan yaşamında mükemmel şeyler olmaya başlar.



On Ritüel,

Yalnızlık Ritüeli: Her gün aynı saatlerde yalnız kalarak ruhu dinlendirmek insana iç huzur, iç sessizlik, derin iyilik hali ve sınırsız enerji gibi faydalar sağlar, günün gerginliğinin atılmasına yardımcı olur.

Fiziksel Ritüel: Bedenimizi egzersizlerle beslemek, vücudun kendi doğal canlılığına dönmesini sağlar.

Yaşam Gıdası Ritüeli: Doğal gıdalarla, taze sebze, meyve ve tahıllarla beslenmek, vücudun sağlıklı ve dinç olmasını sağlar.

Bereketli Bilgi Ritüeli: İnsan hayatı boyunca öğrenmeli ve öğrendiklerini kendisinin ve çevredekilerin iyiliğini esas alarak geliştirmelidir. Düzenli okumak bunun için en iyi yöntemdir.

Kendin Hakkında Düşünme Ritüeli: Biten her günün sonunda tüm davranışlarımızı gözden geçirmeliyiz.

Erken Uyanma Ritüeli: Normal ve sağlıklı bir insan için altı saat uyku yeterlidir. Güneşin doğuşunu izlemek, kişinin yaşam enerjisini ortaya çıkarır. Duygusal ve fiziksel canlılığını tazeler. Uykunun süresinden ziyade kalitesi önemlidir. Kesintisiz altı saatlik uyku yeterlidir.

Müzik Ritüeli: Müzik ruhun gıdasıdır. Her gün mutlaka müzik dinlemek için zaman ayırmalıyız. İnsanı motive eden en iyi araçlardan birisi müziktir.

Sözcükleri tekrarlama Rirüeli: Kelimeler insan zihnî için güçlü etkilere sahiptirler.. Bilgeler sabah, öğle, akşam tekrarladıkları bir dizi mantraya sahipti. Mantra pozitif etki yaratmak amacıyla birbirine eklenmiş kelimelerin oluşturduğu bir dizeden başka bir şey değil..

Ahenkli Karakter Ritüeli: İnsanın her gün artan biçimde kendisini geliştirmesi gerekir. Yaptıklarımız alışkanlıklarımızı oluşturur. Alışkanlıklar ise hayatımızı yönlendirir.

Sadelik Ritüeli: Hayatımızın önceliklerine, önemli ve anlamlı şeylere odaklanarak yaşamımızı sadeleştirmeliyiz.

27 Ocak 2009 Salı

MIŞ gibi sevgi..Ne demek mış gibi sevmek....








alıntıdır...


Geçen yazımı şu gözlem ve sorularla bitirmiştim: "Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi, sevdiği kişinin gelişmesini ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Kişi kadın ya da erkek olmuş farketmez.

Peki neden insanlar bu tür bir sevgiyi anlamakta, daha doğrusu böyle bir sevginin var olabileceğine inanmakta zorlanıyorlar? Bu insanlarda anlayış kıtlığı mı var?

Hayır; bu tür sevginin olabileceğine inanmakta zorlanan insanlarda hiçbir zihinsel bozukluk yok. Onlar da diğer insanlar kadar akıllı veya onlar kadar aptal. Onlar bu tür sevgiye inanmakta zorlanıyorlar, çünkü böyle bir sevginin olduğunu yaşamlarında görmediler; kendi anababalarının birbirleriyle ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde görmediler ve yaşamadılar.

Peki neden insanlar böyle bir sevgiyi yaşayamadılar?

Çünkü "mış gibi bir sevgi ortamı"nda büyüdüler.

Ne demek "mış gibi bir sevgi ortamı?" Bu soruyla ifade edilen konu önümüzdeki yazının içeriğini oluşturacak demiştim.

Önce "mış gibi"nin tanımını yapalım. Kişinin gösterdiği ile iç dünyası arasındaki farklılık "mış gibi" durumlar yaratır. Örneğin, evinizde yiyecek yok, ama beklenmedik şekilde siz yemek yerken misafir geldi. Evdeki yemeği onlara ikram edecek olursanız siz ve çocuklarınız aç kalacaksınız; ama, adet, gelenek görenek, "Yemeğe buyrun," demenizi gerektiriyor.

Eğer içinizden gerçekten yemeğinizi onlarla paylaşmayı istiyorsanız, davetiniz mış gibi olmaz; gerçek bir davet olur. Çünkü iç dünyanız ile söylediğiniz söz arasında fark yoktur. Fakat, kendinizin ve çocuklarınızın aç kalmasını istemediğiniz için yemeği kendinize saklamayı düşünüyorsanız, ama, adet yerini bulsun diye, "Yemeğe buyrun" diyorsanız o zaman bu davet "mış gibi" bir davet olur.

İnsanlar ne zaman mış gibi davranırlar?

İnsanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceleri paylaşamadıkları zaman mış gibi davranmaya başlarlar. Peki o zaman şu soru akla geliyor: Neden insanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceyi paylaşamazlar? Korktukları için. İçindekini olduğu gibi söylediği veya içinden geçtiği gibi davrandığı zaman, insan ortaya çıkacak sonuçtan korkarsa, o istemediği sonucu engellemek için kendi istediği gibi değil, ortamın istediği gibi davranmaya başlar.

Örneğin, yemeğe davet etmezse misafirlerin güceneceğini düşünür. Misafirleri gücendirmek onun önem verdiği insanların kendisine karşı bir tavır almasına yol açabilir ve gittikçe sevilmeyen bir adam durumuna düşebilir. Böyle bir durum onun sosyal etkinliğini etkilediği gibi, gücünün gittikçe azalmasına da yol açabilir.

Böyle olumsuz bir sonucu göze almaktansa bir gün biraz aç kalmayı göze almak daha ehveni şerdir; ve "Buyurmaz mıydınız?" denir. Ama, cansız, isteksiz bir şekilde. Siz daveti yerine getirdiniz, belki karşıdaki anlar ve "Yok sağolun, biz yedik, tokuz" der. İçiniz rahatlar ve ikinci kez ısrar etmezsiniz. Tabii bunun da pek belirgin olmaması gerekir.

Korku kültürü mış gibi yaşamın kaynağıdır.


Korku kültürü öyle bir kültürdür ki, insanlar arasındaki ilişkinin ancak korku ile düzene sokulabileği varsayımı bu kültürün temelidir. Bu kültürde kişinin bazı kişilerden korkuyor olması ve bazı kişileri korkutuyor olması yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aksi halde yaşam kaosa dönüşür ve herkes ne yapacağını şaşırır. Korku kültüründe yaşama düzen getiren şey kimin kimi korkutacağını ve kimden korkacağını bilmesidir. Bu kültürde en kutsal korku Allah korkusudur, daha sonra baba korkusu gelir. Otorite korkulacak bir kişidir ve otoriteden korkulmazsa, o kişi gücünü kaybeder. O nedenle, bu kültür içinde çocuk yetiştiren babalar çocuklarını uyurken severler; aksi halde çocuk babasından korkmaz ve şımarır. Bu çocuk için iyi birşey değildir. Aslında baba için de iyi birşey değildir çünkü çocuk şımarırsa, otorite gücünü kaybeder.

İnsan ilişkileri korkutma yolu ile birbirini denetlemeye yöneliktir. Nikâhta eşler birbirlerinin ayağına basarak evliliğe başlarlar, çünkü ayağa basan "Sözünü geçireceğini, diğerini denetleyeceğini" umar. Bu kültürde kimin kimden korkacağı çok iyi yapılanmış ve mertebeli bir ilişki yapısı oluşturulmuştur. İnsanlar birbirleriyle konuşurken sürekli "Kimin kimden korkması gerektiği"ni akıllarında tutarlar.


Yaşamın her yönünü sarmış olan bu korku kültürü içinde kişi, iç dünyasını paylaşmamayı öğrenir. Çünkü iç dünya yaşam kadar değişken; sıcak; canlı; hem güçlü, hem zayıf; hem emin, hem kuşkulu bir dünyadır. Bu dünyanızı gösterirseniz, iki önemli hata yapmış olursunuz:

1- Zayıf tarafınızı göstermiş olursunuz ve bu nedenle de korkutma potansiyelinizden büyük fireler verirsiniz; sözünüz dinlenilmemeye başlanır. Gücünüzü kaybedersiniz.


2- Siz iç dünyanızı açarsanız, o kişiye de iç dünyasını açması için bir davet göndermiş olursunuz; ve o zaman karşıdakinin de zayıf tarafını göstermesine davet çıkarmış olursunuz. Böyle bir davete maruz kalmak karşıdakince, "Seni zayıflatmak istiyorum," anlamında yorumlanabilir ve bu nedenle o kişi sizden hoşlanmayabilir.

Mış gibi yaşam ortamında yetişen kendisi olamaz

Korku kültürü, mış gibi bir yaşam ortamı oluşturur ve bu ortamda büyüyen kişi kendini ifade etmeyi değil, kendini saklamayı öğrenir. Zamanla iç dünyasından kopuk, ne hissettiğini, ne istediğini bilemeyen insanlar yetişmeye başlar. Bu kişi için önemli olan 'başkalarının kendisinden ne istediği'dir. Böylece uzaktan kumandalı bir robot gibi yaşamayı öğrenir. Bu kişinin tüm bilinci, kendi yaşamını gerçekleştirmeye değil, gücünün yettiği bir başka kişinin yaşamını denetlemeye ve yön vermeye odaklanmıştır. Kendi özgün yaşamını yaşamak olanaksız ve uzak bir hayal olarak gözükür. Hiçbir zaman, kendi iç dünyasıyla bilinçli olarak barışık bir yaşam sürdürmeyi gerçekleştiremez.

Kendisi olamayan bir başkasını sevemez

Böyle bir yaşam süreci içinde yetişmiş kişi, kendisi olamaz ve kendisi olmanın ne demek olduğunu da tam kavrayamaz. Böyle bir kişinin gerçekten sevmesi mümkün değildir. Yeniden hatırlatalım: "Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi sevdiği kişinin gelişmesi ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Korku ortamı bu tür bir sevginin gelişmesine ve yeşermesine izin veremez. Korku kültürünün sevgiden anladığı 'yön vermek ve denetlemek'tir.

Benim 29 Ekim'deki Temiz Aile Temiz Gelecek Programına gelmiş olan hanımefendi (bir önceki makalemde söz konusu ettiğim kişi) aslında 'Korku kültürü içinde dinamiğini bulan bir sevgi'den söz etmektedir. Yani, 'Ben onu istediğim gibi denetleyemedim, istediğim yönde kullanamadım; şimdi o benim istediğimi değil, kendi istediğini yapıyor. Böyle sevgi olur mu!' demektedir.

Ve bu nedenle 'sevdiği kişi'den nefret etmektedir.

Sorun hanımefendide değil, sorun sevgi de dahil herşeyi 'mış gibi' bir duruma sokan, içinde yetiştiğimiz korku kültüründe yatıyor.


Doğan cüceloğlu

Benim ailem sağlıklı mı, sağlıksız mı?



alıntıdır...
Nasıl anlayacağım?

Kaynak ;www.minidev.com


Bu yazının başlığını oluşturan soruyu kendinize soruyorsanız, bu yazım size yol gösterici olacaktır. Bu yazımda sağlıklı ve sağlıksız aileyi karşılaştırmak istiyorum. Sağlıklı ve sağlıksız aile kendilerini aşağıdaki dört temel boyutta farklı farklı belirler. Bunlar:

1. Kişinin kendi özüne saygısı:
A- Sağlıklı ailede aile üyeleri kendilerini değerli, onurlu ve anlamlı bulurlar. Kişinin kendini değerli bulması ve saygı duyması doğal durumdur. BRT'de pazar sabahları Temiz Aile Temiz Gelecek: Doğan Cüceloğlu ile Sohbetler Programı'nda üzerinde durduğum beş varoluş boyutları, kişinin kendini değerli, onurlu ve anlamlı bulmasının temelinde yatar. Kişilerin beş varoluş boyutunu yaşamaları ve yaşatmaları, yani kişilerin kendi özlerine saygıları, sağlıklı ailedeki ilişkilerde bilincin odak noktasını oluşturur (Beş varoluş boyutunu daha sonra bir dizi makale yapacağım; daha sonra da bir kitap haline getireceğim. Gelişmelerden sizi haberdar ederim).
B- Sağlıksız ailede ise aile üyeleri kendilerini değerli bulmazlar; çünkü ailede beş varoluş boyutunu yaşamazlar ve yaşatmazlar. Kişinin kendini değerli bulması ve kendine saygı duyması sağlıksız ailenin önem verdiği birşey değildir; sağlıksız ailede bilinç insanların birbirlerini denetlemeleri ve baskı altına almaları üstüne odaklanmıştır. O nedenle, kişinin kendini onurlu ve değerli bulması sağlıksız ailede doğal bir durum değildir; az rastlanan bir durumdur.

2. İletişim:
A- Sağlıklı ailede iletişim dolaysız, açık seçik, ayrıntılı ve dürüsttür. Kişiler birbirlerine değer verdikleri ve güvendikleri için iç dünyalarını, algılamalarını, duygu ve düşüncelerini olduğu gibi, tüm ayrıntılarıyla paylaşmak isterler.
B- Sağlıksız ailede kişiler birbirlerine gerçekte değer vermedikleri ve ayrıca birbirlerine güvenemedikleri için, iç dünyalarını rahatlıkla paylaşamazlar. Bu nedenle, sağlıksız ailede iletişim dolaylıdır, belirsizdir ve dürüst değildir; yalan çoktur. Savunucu iletişim, sağlıksız ailenin en belirgin özelliğidir.

3. Aile kuralları:
A- Aile kuralları sağlıklı ailede açık seçik ifade edilmiştir, belirgindir ve esnektir; duruma göre yorumlanarak, gerekirse esnetilerek uygulanır, katı değildir, akla yatkındır. Sağlıklı ailede aile üyeleri, aile kurallarını tartışma konusu yapabilir ve gerekiyorsa değiştirebilirler.
B- Sağlıksız ailede ailenin davranışlarını düzenleyen kurallar çoğu kere açık seçik ifade edilmemiştir, gizlidir. Ne var ki, bu kurallar gizli olmasına rağmen katıdır, insafsızdır, tartışılamaz ve değiştirilemez. Daha doğrusu kurallar otorite durumunda olan kişinin keyfine göre tanımlanır ve uygulanır.

4. Toplumla ilişki:
A- Sağlıklı ailede aile üyelerinin toplumla ilişkisi yoğundur, ama toplumsal beklentilerin altında ezilmezler. Gerçekçi bir umut vardır; her aile üyesinin geleceğe dönük, kendisine heyecan ve şevk veren bir umudu vardır.
B- Sağlıksız ailede insan ilişkileri korkuya dayalı olduğu için, toplumla ilişkileri de ya karşıdakine yaranmaya veya onu ezmeye yönelir. Yani, aile üyeleri geleceğini garanti altına almak isterken ya karşıdakine yalakalık yaparak, onun gücünden yararlanmaya çalışır; ya da ona baskı yaparak, onu korkutarak, onu istedikleri yönde kullanmaya çabalar.

Sağlıklı birey, sağlıklı demokratik toplumun temel taşıdır ve ancak sağlıklı ailede yetişir. Geliştiren ailede olduğu kadar, geliştiren şirkette de bu boyutlar önemini korur. Gönül diler ki, ülkemizde hem evde, hem iş yerinde lider durumunda olan kişiler, yukarıda belirttiğim dört boyuta duyarlılık göstererek toplumunun demokratikleşmesine olumlu katkıda bulunsunlar.

sarı kantaron..

Image Hosted by ImageShack.us

Binbirdelik OtuBinbirdelik Otu (Hypericum perforatum L.) tarla, yol ve orman kıyılarında, tepelerde ve çayırlarda Temmuz’dan Eylül’e kadar çiçeklenen ve ülkemizde, sarı kantaron, kanotu, kılıçotu, mayasılotu ve yaraotu gibi yöresel adlara da sahip olan şifalı bir bitkidir. Bitki 25-60 cm boyunda olup, çok dallıdır ve sapları ayrı olduğu halde bir şemsiye biçimindeki çiçekleri 5 parçalı, korolla altın sarısı renkli ve kenarları siyah renkli guddeli tüyler ile çevrilidir . Erkek organları çok adette ve 3 demet halinde bir araya toplanmıştır. Yapraklar ışığa karşı tutulduğunda, yağ guddeleri, parlak noktacıklar halinde kolaylıkla görülür. Bitkiye binbirdelik otu denmesi bu özellikten ileri gelmektedir. Yanılmamak için, tam olarak açmış bir çiçeği parmaklarınızın arasında ezdiğinizde, ondan kırmızı bir su aktığını göreceksiniz. Tanen (tannin), uçucu yağlar (carophyllene, pinene, limonene, myrcene), flavon türevleri (flavonoids; quercitrin, quercitin, rutin), hipericin (hyperic, pseudohypericin), karoten (carotene), Vitamin C ve resin içermektedir. Binbirdelik otunun Türkiye' de 70 kadar türü olup; bu türlerden büyük çiçekli binbirdelikotunu (koyunkıran, kuzukıran),(Hypericum calycinum L.) yiyen hayvanlar (Koyun, sığır,at) dan yalnız beyaz tüylü olanlarda bazen ölümle sonuçlanan, deri hastalıkları meydana gelir. Siyah tüylü hayvanlarda bu tip bir duyarlılık meydana gelmemektedir. Avrupa ve Anadolu ‘da yaygın bir bitki olup; Hristiyan inancında kutsal bir yeri vardır. Avusturya’da İsa’nın haç kanı, , Tanrı kayrası otu ve peygamber kanı gibi isimlerle anılmaktadır.

Binbirdelik Otu - Büyültmek için TIKLAYINIZBinbirdelikotu çayı ; sinir yaralanmalarında ve her türlü sinirsel şikayetlerde, çarpma sonucu yaralanmalarda ve ağır kaldırma sonucu ortaya çıkan rahatsızlıklarda kullanılabilir. Ayrıca o, ishale karşı da etkili bir bitkidir. Sinirsel yüz ağrıları , günde 2-3 bardak binbirdelikotu çayı içip, dıştan da (haricen) ağrılı bölgeler uzunca bir süre binbirdelikotu yağı ile ovalanarak iyileştirilebilir. Bitkinin ayrıca, sinir iyileştirici olarak adlandırılan ve sinirsel rahatsızlıklarda, nevrozlarda, uykusuzlukta ve sinir yorgunluklarında başarıyla kullanılan bir de tentürü (Binbirdelikotu Tentürü) hazırlanabilir. Bu tentür dıstan (haricen) friksiyon (ovarak sürme) biçiminde, içten (dahilen) ise, günde 10-15 damla, 1 yemek kaşığı suya karıştırılarak kullanılır. Konuşma bozukluklarında, rahatsız uykularda, histeri krizlerinde, uyurgezerlikte olduğu kadar, yatağa işeme ve depresyonlarda da başarıyla kullanılabilir. Tüm bu hastalıklarda içten binbirdelikotu çayını kullanırken, bir yandan da oturma çok olumlu sonuçlar verdiği söylenebilir. Haftanın 6 günü, arka arkaya ayak banyoları alınması da tavsiye edilmektedir. Sinir sistemi ile ilgili tüm rahatsızlıklarda bu kür önemlidir.

Gelişme çağındaki genç kızların, bir süre (Birkaç ay) günde 2 bardak binbirdelikotu çayı içmeleri tavsiye edilir. Bu çay, cinsel organların gelişmesine yardımcı olacak ve adet görme düzensizliklerine son verecektir. Çok ünlü olan Binbirdelikotu (Kantaron) Yağı’da hiç bir evde eksik olmamalıdır. Gerçekten de binbirdelikotu yağı ; ağrı kesici, iltihap önleyici ve iyileştirici özellikleriyle, en iyi yara yağıdır. Bu yağı herkes kolayca hazırlayabilir. İyılestirme gücünü en az 2 yıl korur ve yalnızca açık yaralarda, yeni yaralanmalarda, hematomlarda (Deride mavi-mor lekeler), beze şişkinliklerinde, güneş yanıklarında ve pürüzlü yüz ciltlerinde bakım toniği olarak kullanılmakla kalmayıp, uçuklar (herpes), varisli damarlar, basurlar (hemorrhoids), sırt ağrıları, lumbago, siyatik, mafsal (eklem) iltihabı, romatizma ve felçli-inmeli (paralysis) bölgelerde de etkili bir friksiyon (Ovarak sürme) yağı olarak kullanılabilir. Yanıklarda ve haşlanmalarda etkili bir yağa sahip olabilmek için bitkinin çiçekleri keten tohumu yağına yatırılır. Bu yağ, güneş yanıklarında da kullanılabilir. Karınlarına zeytinyağı ile hazırlanmış binbirdelikotu (Kantaron) yağı sürüldüğünde karın ağrısı çeken bebeklerin ağlamaları sona erebilir.

Bakınız-----> Sarı Kantaron Ekstresi (St.John's Wort)

Bağlantı

Çay Hazırlamak : 1 tatlı kaşığı dolusu bitki, orta boy 1 su bardağı kaynamıs suya eklenir ve 3-4 dakika demlendikten sonra süzülür. Yukarıda belirtilen durumlarda günde 2-3 bardak içilir.

Binbirdelikotu (Kantaron) Yağı Hazırlamak : Günesli havada toplanmıs çiçekler, gevsek biçimde bir siseye doldurulur ve üstüne, sızma zeytinyağı eklenir. Zeytinyağı çiçekleri örtmelidir. Mayalanma süresi olan 3-5 gün süresince sisenin kapağı açık tutulur ve arada bir çalkalanarak, günesli bir yerde bekletilir. Daha sonra şişenin kapağı kapatılır ve 4-5 hafta boyunca, arada bir çalkalanarak güneste bekletilir. Süre sonunda süzülür, çiçekler de sıkılır ve koyu renkli şişelere doldurularak saklanır. Yanık yaraları için, zeytinyağı yerine, ketentohumu yağı kullanılır.

Binbirdelikotu (Kantaron) Tentürü Hazırlamak : 1 lt konyağın içine, güneste toplanmış ve ince kıyılmıs 2 avuç bitki (sap, yaprak ve çiçek ) eklenir. Sise 14 gün boyunca güneşte bekletilir ve arada bir çalkalanır. Süre sonunda süzülür ve koyu renkli şişelere aktarılarak, serin bir ortamda saklanır.

Sarı Kantaron Ekstresi: (Hypericum perforatum L.) Özellikle Avrupa ve Amerika'da çay yerine, bitkinin çiçek, yaprak ve saplarından elde edilen ve kapsül şeklinde satılan ekstresi de kullanılmaktadır. Kronik yorgunluk sendromunda, menopoz dönemindeki sıkıntı, stres ve gerginliklerin giderilmesinde faydalıdır. Ayrıntılı Bilgi için TIKLAYINIZ


Kaynak; http://www.bitkisel-tedavi.com/


Bumerang - Yazarkafe

Bumads

Mart 2007'nin "En iyi blog"u Seçilmişti blogum!Teşekkürler destekleyen herkese...