Doğan Cüceloğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Cüceloğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2018 Perşembe

Evlenmeden önce...


Evlenmiş boşanmış, elli yaşlarında aklı başında biri olarak tanıdığım Hanımefendi’ye üzerinde çalıştığım EVLENMEDEN ÖNCE adlı kitaptan söz ettim. Doğan Bey, dedi, şimdiki aklımla yeniden evlenecek olsam, kişiyi daha iyi tanımak için şu dört durumda nasıl davrandığını görmek isterdim. Anlatmamı ister misiniz?

Anlatmasını rica ettim, kısaca şöyle açıkladı:

1- Aç olduğu zaman nasıl hissediyor ve nasıl davranıyor, ona bakardım. Duygusal bakımdan olgun değilse, aç insan sabırsız ve bencil davranmaya başlıyor.

2- Öfkeli olduğu zaman, bir şeye kızdığı zaman nasıl konuşuyor, nasıl davranıyor, dikkatle gözlerdim. Bencil insanın kızgınlığı ile olgun insanın kızgınlığı farklıdır. Diyebilirim ki bir insanın olgunluğunun en iyi göstergeci öfkesini nasıl yönettiğidir.

3- Kendini yalnız hissettiği zaman ne yapıyor? İçine kapanıp dünyaya küsen ve onu suçluyan bir tavır içine mi giriyor, yoksa yalnızlığıyla dost olup, hayatın bu hallerini de sakin bir olgunlukla kabul edebiliyor mu?

4- Yorgun olduğu zaman nasıl davranıyor? İnsanın bencil olup olmadığını en iyi yorgunken nasıl hissettiği ve davrandığı gösterir. İlişkinin önemini kavramış olgun insan ne kadar yorgun olursa olsun diğerlerini de düşünerek davranır.


Kendisine teşekkür ettim ve söylediklerini sizinle paylaşmaya karar verdim.
Yaşam deneyiminiz içinde yukarıda ifade edilenler size anlamlı geliyor mu?

DOĞAN CÜCELOĞLU


25 Eylül 2017 Pazartesi

EL KIZINI ALIRLAR ANNELERİNİ UNUTURLAR!


Lisede son sınıf öğrenciydim, 5 yaşlarında bir oğlan çocuğunu parka gezmeye götürecektim. Çocuğun annesi çocuğu güzelce giydirip, saçlarını tarayıp ayakkabısının bağlarını bağladıktan sonra, bana baktı, “İşte böyle anneler, bakar, giydirir, büyütür, sonra elin kızını alırlar, annelerini unuturlar, dedi.
Oğlan çocuğu, annesinin dediğini duyunca, “ben unutmam anne!” dedi.
Anenin gözleri ışıldadı, attığı zehirli okun hedefe ulaştığını gören avcının aldığı bir hazla, “unutursun yavrum, sen de unutursun,” dedi.
Çocuk ağlamaklı, “ben unutmam anne!” dedi.
“Unutursun yavrum; el kızı sana unutturur!” diye anne ısrarla söylediğinin altını çizdi.
Çocuk ağlamaya başladı; elinden tuttum parka giderken bir süre ağladı.
Lütfen, bu annelerden biri olmayın. Ve çocukluğunu böyle bir anneyle geçiren, böyle bir evde büyüyen ve annesinin oğlu olmaktan kurtulamayan biriyle evlenmeyin. Çünkü bu küçük oğlan hiç bir zaman annesinin küçük oğlu olmaktan kurtulup, karısının kocası ve çocuklarının babası olma olgunluğuna ulaşamadı.

DOĞAN CÜCELOĞLU

16 Kasım 2014 Pazar

Çocuğunuzu başka kişilerle kıyaslamayın.



Kıyaslamanın ne gibi zararları olabilir ? Sıralayalım:

1. Kıyaslama, bir başkasına olan beğeninizi ve hayranlığınızı ifade ederken, çocuğunuz için bu duyguları taşımadığınızı ve onun başarabileceğine güvenmediğinizi ima eder.
2. Kıyaslama, sonuç odaklı bir tutumu ifade eder. Çocuğunuzu bir başkasıyla kıyasladığınızda, onun gösterdiği gayreti, hevesi, şevki hiç hesaba katmadığınızı, bütün ilginizin, elde edilecek sonuçta odaklandığını ifade etmiş olursunuz. Gösterdiği gayret ve hissettiği hevesin sizin gözünüzde bir değeri olmadığını anlayan çocuk, hayal kırıklığına uğrar ve şevkini kaybeder.
3. Sonuç odaklı bir başarı anlayışı çocuğun gücünü elinden alır, sonucu değerlendirecek olan bir dış otoritenin eline verir. Sonuç odaklı başarı anlayışı, çocuğun öğrenme ve gelişme şevkini öldürdüğünden, onun sürekli gelişiminin en büyük engelini oluşturur.
4. Bir insanın sürekli gelişimini ve iyileşmesini sağlayan en önemli kaynak, onun yaşam deneyimleridir. Öğrenci yaşam deneyimini sonuç odaklı olarak değerlendirirse sürekli karşısına, ''başardım'' ve ''başaramadım'' seçenekleri çıkar. ''Başardım'' ve ''başaramadım'' seçenekleri arasında kaldığı sürece, çocuğunuz gelişmeye olanak bulamaz. Çocuğunuz yaşam deneyimine çaba odaklı yaklaştığında ise, karşısına bir öğrenme ve gelişme fırsatı çıkar.

- Doğan Cüceloğlu / Başarıya Götüren Aile -

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Biz bilinci!



''Geliştiren ailede yemeği birlikte yemek çok önemlidir; çünkü ailenin bütünlüğü, 'biz bilinci' bir değerdir ve aile içinde yaşatılıp korunur. Üç yaşındaki çocuk banyoda elini yıkarken dikkatini başka bir şeye vermiş olsa ve yemeğe katılmaya geç kalsa bile, yemekteki herkes onu bekler ve yemeğe, aile tamamlandıktan sonra başlanır. Korku baskın ailede, yalnız ailenin korkulan 'büyüğü' beklenirken, sevgi baskın geliştiren ailede 'herkes' beklenir; küçük çocuk da dahil. Ailenin vazgeçilmez değerli bir parçası olduğunu çocuk bu şekilde sofrada yaşayarak öğrenir.''
- Doğan Cüceloğlu / Korku Kültürü -


26 Mayıs 2013 Pazar

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse, Kavga etmeyi öğrenir....




Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
Sıkılıp utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.


Yeniden İnsan İnsana, Sayfa 102. 

22 Aralık 2012 Cumartesi

İnsanın Anavatanı Çocukluğudur



Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU


27 Ocak 2009 Salı

MIŞ gibi sevgi..Ne demek mış gibi sevmek....








alıntıdır...


Geçen yazımı şu gözlem ve sorularla bitirmiştim: "Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi, sevdiği kişinin gelişmesini ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Kişi kadın ya da erkek olmuş farketmez.

Peki neden insanlar bu tür bir sevgiyi anlamakta, daha doğrusu böyle bir sevginin var olabileceğine inanmakta zorlanıyorlar? Bu insanlarda anlayış kıtlığı mı var?

Hayır; bu tür sevginin olabileceğine inanmakta zorlanan insanlarda hiçbir zihinsel bozukluk yok. Onlar da diğer insanlar kadar akıllı veya onlar kadar aptal. Onlar bu tür sevgiye inanmakta zorlanıyorlar, çünkü böyle bir sevginin olduğunu yaşamlarında görmediler; kendi anababalarının birbirleriyle ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde görmediler ve yaşamadılar.

Peki neden insanlar böyle bir sevgiyi yaşayamadılar?

Çünkü "mış gibi bir sevgi ortamı"nda büyüdüler.

Ne demek "mış gibi bir sevgi ortamı?" Bu soruyla ifade edilen konu önümüzdeki yazının içeriğini oluşturacak demiştim.

Önce "mış gibi"nin tanımını yapalım. Kişinin gösterdiği ile iç dünyası arasındaki farklılık "mış gibi" durumlar yaratır. Örneğin, evinizde yiyecek yok, ama beklenmedik şekilde siz yemek yerken misafir geldi. Evdeki yemeği onlara ikram edecek olursanız siz ve çocuklarınız aç kalacaksınız; ama, adet, gelenek görenek, "Yemeğe buyrun," demenizi gerektiriyor.

Eğer içinizden gerçekten yemeğinizi onlarla paylaşmayı istiyorsanız, davetiniz mış gibi olmaz; gerçek bir davet olur. Çünkü iç dünyanız ile söylediğiniz söz arasında fark yoktur. Fakat, kendinizin ve çocuklarınızın aç kalmasını istemediğiniz için yemeği kendinize saklamayı düşünüyorsanız, ama, adet yerini bulsun diye, "Yemeğe buyrun" diyorsanız o zaman bu davet "mış gibi" bir davet olur.

İnsanlar ne zaman mış gibi davranırlar?

İnsanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceleri paylaşamadıkları zaman mış gibi davranmaya başlarlar. Peki o zaman şu soru akla geliyor: Neden insanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceyi paylaşamazlar? Korktukları için. İçindekini olduğu gibi söylediği veya içinden geçtiği gibi davrandığı zaman, insan ortaya çıkacak sonuçtan korkarsa, o istemediği sonucu engellemek için kendi istediği gibi değil, ortamın istediği gibi davranmaya başlar.

Örneğin, yemeğe davet etmezse misafirlerin güceneceğini düşünür. Misafirleri gücendirmek onun önem verdiği insanların kendisine karşı bir tavır almasına yol açabilir ve gittikçe sevilmeyen bir adam durumuna düşebilir. Böyle bir durum onun sosyal etkinliğini etkilediği gibi, gücünün gittikçe azalmasına da yol açabilir.

Böyle olumsuz bir sonucu göze almaktansa bir gün biraz aç kalmayı göze almak daha ehveni şerdir; ve "Buyurmaz mıydınız?" denir. Ama, cansız, isteksiz bir şekilde. Siz daveti yerine getirdiniz, belki karşıdaki anlar ve "Yok sağolun, biz yedik, tokuz" der. İçiniz rahatlar ve ikinci kez ısrar etmezsiniz. Tabii bunun da pek belirgin olmaması gerekir.

Korku kültürü mış gibi yaşamın kaynağıdır.


Korku kültürü öyle bir kültürdür ki, insanlar arasındaki ilişkinin ancak korku ile düzene sokulabileği varsayımı bu kültürün temelidir. Bu kültürde kişinin bazı kişilerden korkuyor olması ve bazı kişileri korkutuyor olması yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aksi halde yaşam kaosa dönüşür ve herkes ne yapacağını şaşırır. Korku kültüründe yaşama düzen getiren şey kimin kimi korkutacağını ve kimden korkacağını bilmesidir. Bu kültürde en kutsal korku Allah korkusudur, daha sonra baba korkusu gelir. Otorite korkulacak bir kişidir ve otoriteden korkulmazsa, o kişi gücünü kaybeder. O nedenle, bu kültür içinde çocuk yetiştiren babalar çocuklarını uyurken severler; aksi halde çocuk babasından korkmaz ve şımarır. Bu çocuk için iyi birşey değildir. Aslında baba için de iyi birşey değildir çünkü çocuk şımarırsa, otorite gücünü kaybeder.

İnsan ilişkileri korkutma yolu ile birbirini denetlemeye yöneliktir. Nikâhta eşler birbirlerinin ayağına basarak evliliğe başlarlar, çünkü ayağa basan "Sözünü geçireceğini, diğerini denetleyeceğini" umar. Bu kültürde kimin kimden korkacağı çok iyi yapılanmış ve mertebeli bir ilişki yapısı oluşturulmuştur. İnsanlar birbirleriyle konuşurken sürekli "Kimin kimden korkması gerektiği"ni akıllarında tutarlar.


Yaşamın her yönünü sarmış olan bu korku kültürü içinde kişi, iç dünyasını paylaşmamayı öğrenir. Çünkü iç dünya yaşam kadar değişken; sıcak; canlı; hem güçlü, hem zayıf; hem emin, hem kuşkulu bir dünyadır. Bu dünyanızı gösterirseniz, iki önemli hata yapmış olursunuz:

1- Zayıf tarafınızı göstermiş olursunuz ve bu nedenle de korkutma potansiyelinizden büyük fireler verirsiniz; sözünüz dinlenilmemeye başlanır. Gücünüzü kaybedersiniz.


2- Siz iç dünyanızı açarsanız, o kişiye de iç dünyasını açması için bir davet göndermiş olursunuz; ve o zaman karşıdakinin de zayıf tarafını göstermesine davet çıkarmış olursunuz. Böyle bir davete maruz kalmak karşıdakince, "Seni zayıflatmak istiyorum," anlamında yorumlanabilir ve bu nedenle o kişi sizden hoşlanmayabilir.

Mış gibi yaşam ortamında yetişen kendisi olamaz

Korku kültürü, mış gibi bir yaşam ortamı oluşturur ve bu ortamda büyüyen kişi kendini ifade etmeyi değil, kendini saklamayı öğrenir. Zamanla iç dünyasından kopuk, ne hissettiğini, ne istediğini bilemeyen insanlar yetişmeye başlar. Bu kişi için önemli olan 'başkalarının kendisinden ne istediği'dir. Böylece uzaktan kumandalı bir robot gibi yaşamayı öğrenir. Bu kişinin tüm bilinci, kendi yaşamını gerçekleştirmeye değil, gücünün yettiği bir başka kişinin yaşamını denetlemeye ve yön vermeye odaklanmıştır. Kendi özgün yaşamını yaşamak olanaksız ve uzak bir hayal olarak gözükür. Hiçbir zaman, kendi iç dünyasıyla bilinçli olarak barışık bir yaşam sürdürmeyi gerçekleştiremez.

Kendisi olamayan bir başkasını sevemez

Böyle bir yaşam süreci içinde yetişmiş kişi, kendisi olamaz ve kendisi olmanın ne demek olduğunu da tam kavrayamaz. Böyle bir kişinin gerçekten sevmesi mümkün değildir. Yeniden hatırlatalım: "Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi sevdiği kişinin gelişmesi ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Korku ortamı bu tür bir sevginin gelişmesine ve yeşermesine izin veremez. Korku kültürünün sevgiden anladığı 'yön vermek ve denetlemek'tir.

Benim 29 Ekim'deki Temiz Aile Temiz Gelecek Programına gelmiş olan hanımefendi (bir önceki makalemde söz konusu ettiğim kişi) aslında 'Korku kültürü içinde dinamiğini bulan bir sevgi'den söz etmektedir. Yani, 'Ben onu istediğim gibi denetleyemedim, istediğim yönde kullanamadım; şimdi o benim istediğimi değil, kendi istediğini yapıyor. Böyle sevgi olur mu!' demektedir.

Ve bu nedenle 'sevdiği kişi'den nefret etmektedir.

Sorun hanımefendide değil, sorun sevgi de dahil herşeyi 'mış gibi' bir duruma sokan, içinde yetiştiğimiz korku kültüründe yatıyor.


Doğan cüceloğlu

Benim ailem sağlıklı mı, sağlıksız mı?



alıntıdır...
Nasıl anlayacağım?

Kaynak ;www.minidev.com


Bu yazının başlığını oluşturan soruyu kendinize soruyorsanız, bu yazım size yol gösterici olacaktır. Bu yazımda sağlıklı ve sağlıksız aileyi karşılaştırmak istiyorum. Sağlıklı ve sağlıksız aile kendilerini aşağıdaki dört temel boyutta farklı farklı belirler. Bunlar:

1. Kişinin kendi özüne saygısı:
A- Sağlıklı ailede aile üyeleri kendilerini değerli, onurlu ve anlamlı bulurlar. Kişinin kendini değerli bulması ve saygı duyması doğal durumdur. BRT'de pazar sabahları Temiz Aile Temiz Gelecek: Doğan Cüceloğlu ile Sohbetler Programı'nda üzerinde durduğum beş varoluş boyutları, kişinin kendini değerli, onurlu ve anlamlı bulmasının temelinde yatar. Kişilerin beş varoluş boyutunu yaşamaları ve yaşatmaları, yani kişilerin kendi özlerine saygıları, sağlıklı ailedeki ilişkilerde bilincin odak noktasını oluşturur (Beş varoluş boyutunu daha sonra bir dizi makale yapacağım; daha sonra da bir kitap haline getireceğim. Gelişmelerden sizi haberdar ederim).
B- Sağlıksız ailede ise aile üyeleri kendilerini değerli bulmazlar; çünkü ailede beş varoluş boyutunu yaşamazlar ve yaşatmazlar. Kişinin kendini değerli bulması ve kendine saygı duyması sağlıksız ailenin önem verdiği birşey değildir; sağlıksız ailede bilinç insanların birbirlerini denetlemeleri ve baskı altına almaları üstüne odaklanmıştır. O nedenle, kişinin kendini onurlu ve değerli bulması sağlıksız ailede doğal bir durum değildir; az rastlanan bir durumdur.

2. İletişim:
A- Sağlıklı ailede iletişim dolaysız, açık seçik, ayrıntılı ve dürüsttür. Kişiler birbirlerine değer verdikleri ve güvendikleri için iç dünyalarını, algılamalarını, duygu ve düşüncelerini olduğu gibi, tüm ayrıntılarıyla paylaşmak isterler.
B- Sağlıksız ailede kişiler birbirlerine gerçekte değer vermedikleri ve ayrıca birbirlerine güvenemedikleri için, iç dünyalarını rahatlıkla paylaşamazlar. Bu nedenle, sağlıksız ailede iletişim dolaylıdır, belirsizdir ve dürüst değildir; yalan çoktur. Savunucu iletişim, sağlıksız ailenin en belirgin özelliğidir.

3. Aile kuralları:
A- Aile kuralları sağlıklı ailede açık seçik ifade edilmiştir, belirgindir ve esnektir; duruma göre yorumlanarak, gerekirse esnetilerek uygulanır, katı değildir, akla yatkındır. Sağlıklı ailede aile üyeleri, aile kurallarını tartışma konusu yapabilir ve gerekiyorsa değiştirebilirler.
B- Sağlıksız ailede ailenin davranışlarını düzenleyen kurallar çoğu kere açık seçik ifade edilmemiştir, gizlidir. Ne var ki, bu kurallar gizli olmasına rağmen katıdır, insafsızdır, tartışılamaz ve değiştirilemez. Daha doğrusu kurallar otorite durumunda olan kişinin keyfine göre tanımlanır ve uygulanır.

4. Toplumla ilişki:
A- Sağlıklı ailede aile üyelerinin toplumla ilişkisi yoğundur, ama toplumsal beklentilerin altında ezilmezler. Gerçekçi bir umut vardır; her aile üyesinin geleceğe dönük, kendisine heyecan ve şevk veren bir umudu vardır.
B- Sağlıksız ailede insan ilişkileri korkuya dayalı olduğu için, toplumla ilişkileri de ya karşıdakine yaranmaya veya onu ezmeye yönelir. Yani, aile üyeleri geleceğini garanti altına almak isterken ya karşıdakine yalakalık yaparak, onun gücünden yararlanmaya çalışır; ya da ona baskı yaparak, onu korkutarak, onu istedikleri yönde kullanmaya çabalar.

Sağlıklı birey, sağlıklı demokratik toplumun temel taşıdır ve ancak sağlıklı ailede yetişir. Geliştiren ailede olduğu kadar, geliştiren şirkette de bu boyutlar önemini korur. Gönül diler ki, ülkemizde hem evde, hem iş yerinde lider durumunda olan kişiler, yukarıda belirttiğim dört boyuta duyarlılık göstererek toplumunun demokratikleşmesine olumlu katkıda bulunsunlar.

Bumerang - Yazarkafe

Bumads

Mart 2007'nin "En iyi blog"u Seçilmişti blogum!Teşekkürler destekleyen herkese...